Adam Olmak Zübeyt Bozkurt Ankara Medya
Adam Olmak
“Sen önce adam ol!”
“ Adam gibi insan olsan bunlar
başımıza gelmezdi!”
Bu sözleri hayatımız boyunca kim
bilir kaç defa duymuşuzdur.
Özellikle gençlik yıllarında,
büyüklerimize pek de onaylamadıkları bir şey söylediğimizde ya da onların
istemedikleri bir şey yaptığımızda.
Bu sözü sarf eden insan için “adam
olmak” her şeyin başında gelir. “Adam olmak” tabiri kastedilen, toplum tarafından
genel kabul görmüş bir anlayışa, kültüre, tavra ve yaşama sahip olmak, makbul
olarak tanıtılan belli kalıpları üzerinde taşımaktır. Bu değerler sistemi,
kalıpları ve kuralları ile toplumun büyük bir çoğunluğunca kabul görmekte ve
uygulanmaktadır. Bu kalıpların ve kuralların nereden doğdukları, ne derece
doğru oldukları ise kolay kolay tartışmaya açılmaz, çarpıklıkları yargılanmaz.
Zira toplumun büyük çoğunluğunca benimsenen bu yapıyı sorgulamak, kitlelere
ters düşmek, geniş bir kesimin tepkilerine hedef olmak tehlikesini de
beraberinde getirir.
Doğruluğuna kesin olarak inanılmış
bir yapı, yalnızca belli toplumlara has bir özellik olarak değerlendirilmelidir.
Bu sistem gerek Doğu’da gerekse de Batı’da, her çeşit kültürün yer aldığı
ortamlarda kendine özgü bir inanç ve kabuller sistemi olarak varlığını
sürdürmekte, yasaklamaları, yaptırımları ve tavsiyeleriyle adeta kendi başına,
müstakil bir din “adam olmanın dini” halinde uygulanmaktadır. “adamlık dini”.
“Adam olmak”, Müslüman olmanın,
Allah’a inanmanın, güzel ahlaklı olmanın, hatta insan olmanın dışında apayrı
bir kavramdır. Allah’ın Kur’an‘da tarif ettiği tavır ve ahlakın bu dinde
kesinlikle yeri yoktur. Zaten adamlık dini, Kur’an ahlakının gerçek anlamda
yaşanmadığı ortamlarda doğmakta ve gelişmektedir. Genelde toplumda hayran
olunan, özenilen, üstün görülen kişiler adamlık dinini çok iyi öğrenmiş ve bu
batı sistemi bütün kurallarıyla uygulayan kişilerdir.
Burada kuranda tavsiye edilen temel
ahlaki prensiplerini ve adamlık dininin bunları tamamen ters olan çürük
mantığını vurgulamakta yarar vardır. Kur’an‘da tüm insanların Allah’a karşı
sorumlu olduğu bildirilir. Buna göre, insan yalnızca Allah’ı razı etmekle
yükümlüdür ve başka insanların takdiri ya da beğenisi peşinde koşmamalıdır.
Kuran ahlakını yaşayan bir mümin; Allah kuluna yeterli değil mi? seni ondan
başkalarıyla korkutuyorlar. Zumer Suresi 36
“Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter. Furkan Suresi 31
Ayetlerine göre düşünür ve yaşar. Tüm hayatı
Rabbimizi hoşnut edebilme amacına yöneliktir. Dinin temeli budur. Kur’an’da,
Hz. İbrahim’den bugüne uzanan hak dinin özelliğinin, tüm hayatın Allah’a
adanması olduğu haber verilir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
De ki: “Şüphesiz
rabbim beni doğru yola, sapasağlam bir dine, Allah’ı bir bilen İbrâhim’in
dinine iletti.” O, ortak koşanlardan değildi. De ki: “Benim namazım, (her
türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir. Enam
Suresi 161-162
İnsanın hayattaki temel amacının
Allah’ın rızası olması, diğer insanlarla olan ilişkilerini de kuşkusuz temelden
değiştirir. Kişinin diğer insanlara
karşı müstakil bir sorumluluğu yoktur. Ama Allah, diğer insanlara nasıl
davranması gerektiğini Kur’an‘da bildirmiştir ve Allah’a karşı duyulan
sorumluluk, diğer insanlara karşı da en şefkatli, en merhametli, en adaletli, en
doğru, en dürüst tutumunu gösterilmesini sağlar. Ayetlerde, müminlerin bu
yöndeki bakış açısı şöyle tarif edilir:
Onlar, verdikleri
sözü yerine getirirler ve dehşeti her yerde hissedilen bir günden korkarlar. Onlar,
kendileri (yemek) istedikleri halde yiyeceği yoksula, yetime ve esire ikram
ederler. (Ve şöyle derler:) “Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz; sizden ne
bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, dehşetli, çetin bir günde
rabbimizden korkarız.”İnsan Suresi 7-10
Ayetlerden de anlaşıldığı gibi,
Müminlerin diğer insanlardan medet umma, onlardan karşılık bekleme gibi bir
tavırları yoktur. Bu, mümine çok güçlü
ve sağlam bir karakter kazandırır. Mümin her ortamda, herkesin karşısında doğru
olanı, yani Allah‘ın emirlerini yerine getirir. Ne kimseden takdir bekler ne de
kimseden çekinir. Yalnızca Allah‘ın hoşnutluğunu ister. Nitekim Allah Kur’an’da
müminleri kınayıcının kınamasından korkmayanlar olarak tanımlamaktadır. Maide
Suresi 56
Bu nedenle müminin olaylar ve insanlar
karşısında karakteri ve tavrı hiçbir şekilde değişmez. Ne kendisine verilen bir
makam ya da mevkiden dolayı şımarır, ne de içinde bulunduğu zor durumdan dolayı
ümitsizliğe kapılır. Kur’an’da Müminlerin bu istikrarlı karakterlerin sık sık
dikkat çekilmekte, Büyük bir mülk ya da ele geçirdiklerindeki tavrıyla, zorluk
ve yoksulluk içindeki tavırlarının aynı olduğu ayetlerden anlaşılmaktadır.
Çünkü mümin, kendisine isabet eden her türlü nimet (bu mülk, iktidar, makam vs
olabilir) ya da sıkıntının (insanlar tarafından kınanmak, saldırıya uğramak,
sürülmek, yoksul kalmak vs. olabilir) Allah’tan geldiğinin ve tüm bunların
kendisini eğitmek ve denemek için yaratılmış birer “imtihan” olduğunu
bilincindedir.
Buna karşılık adamlık dini, Allah’ı
gereği gibi takdir edemeyen, Allah’ın hoşnutluğu yerine insanların hoşnutluğunu
arayan, Ahiret yaşamı yerine dünyadan medet uman insanların dinidir. Bu şeytani dinde, insanlar birbirine karşı
sorumlu olduklarını düşünürler. Diğer insanları hoşnut etmek, diğer insanların
beğenisini kazanmak, Toplumda “statü” edinmek hayatın belki de en önemli
amacıdır.
Bundan dolayı da, mümin tavrının tam
aksine, adamlık dininin mensupları olaylar ve insanlara göre değişen bir tavır
ve karaktere sahip olurlar. Bir başka değişle, “adamlık dini” bir “ayar”
dinidir. Yerine, zamanına, kişisine, olayına göre tavır, bakış ve ses
ayarlarını gerektirir. Samimiyet ve doğallık bu batıl dinde yeri olmayan
kavramlardır. Bu sapkın inanca göre toplumda her cinsin, yaşın, olayın adamı
içinde bulunduğu duruma, sahip olduğu
“statü”ye göre farklı tavırlar göstermelidir.
Kadınlar kendilerine belirlendiği
gibi davranmalı, erkekler ve çocuklar da yine kendilerine verilen rolleri
oynamak zorundadırlar. Eğer kişi bir öğrenciyse, adamlık dinin kuralları bir
öğrencinin neler yapmasını gerektiriyorsa öyle davranmalıdır. Bir memur,
doktor, öğretmen ve işçi için de aynı kurallar geçerlidir. Adamlık dini
mensupları, toplum içinde sahip
oldukları statüyü kendilerini kimlik edinir ve bu kimliğin gerektirdiği gibi
davranırlar. Oysa mümin kişinin inancı şekillendirir, az önce belirttiğimiz
gibi, toplumun kendisine olan bakış açısı, içinde bulunduğu statü, bu kimliği
hiç etkilemez.
Adamlık dini toplumu içinde yetişen
insana, bu ahlak kişilik yapısı otomatik olarak yerleşir ve bu batıl dinin
kuralları derhal uygulanmaya başlar. Toplum içinde geçerli olmanın, üstün olmanın yolları buralardan, bu tavır ve
davranışlardan geçer.
Selam ve Dua ile
Zübeyt BOZKURT