Allah ın Kudretini Bilen Bir Üslupla Konuşmak Zübeyt Bozkurt Ankara Medya
Allah‘ın Kudretini Bilen Bir Üslupla
Konuşmak
Samimi olarak iman eden bir kişi
yaşadığı her olayda Allah’ın aklını, ilmini, sanatını ve gücünü görür ve
hayranlıkla Allah’a boyun eğer. Bu samimi sevgi, saygı ve teslimiyet, kişinin
tüm hayatına olduğu gibi konuşmalarına da yansır. İman eden bir insan, Allah‘ın
hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını; Herkesin ve her şeyin, tüm varlıkların her an
ona muhtaç olduklarını bilir. Allah‘ın kudretini ve büyüklüğünü kavradığı için
aynı zamanda kendi aczinin de farkındadır. Allah dilemedikçe, kendisinin tek
başına hiç bir şey yapamayacağını bilir. Bu yüzden ne kadar mükemmel
özelliklere sahip olursa olsun, bunlardan dolayı kibir ya da büyüklenme
duygusuna kapılmaz. Daima aczini bilen, boyun eğici ve teslimiyetli bir hal ve üslup
içerisindedir; kazandığı bir başarıdan bahsederken, bunun ancak Allah’ın
izniyle ve O’nun kendisine verdiği yetenekler sayesinde gerçekleştiğini bilerek
konuşur. Aynı şekilde kendisine bir övgü yönetildiğinde de, tüm bu övgülerin aslında
Allah’ın üstün sanatına karşı yapıldığını bilmenin verdiği tevazu
içerisindedir.
Allah’ın kudretini gereği gibi
takdir edebilen bir insanın konuşmalarına O’nun aklını, ilmini, gücünü ve
büyüklüğünü övüp yücelten bir üslup hâkimdir. Böyle bir insan hayatının her
anında kalbi hep Allah ile birliktedir; ne yapsa, nereye baksa, ne işitse
hepsinde Allah’ın sanatının örneklerini görür ve bunlara karşı duyduğu
hayranlığı samimi bir şekilde dile getirir. Kuran’da iman edenlerin günlük
hayatın her anında; gerek otururken, gerek ayaktayken gerekse de yatarken
kalplerinin hep Allah ile birlikte olduğunda, her an Allah’ın kudretini düşünüp
dile getirdiklerinde bahsedilmektedir.
Allah şöyle buyurmaktadır:
Onlar, ayakta iken, otururken, yan
yatarken Allah’ı zikrederek ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda
düşünürler. Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin
azabından koru.[1]
Müslüman, yaşadığı her an, yaptığı
her işte bu gerçeğin şuurundadır. Yediği besinleri kupkuru topraktan çıkarıp en
güzel ve en lezzetli şekilde kendisine sunanın ve tat alabilmesini sağlayanın
Allah olduğunu bilir. Bu nedenle yemeği pişirene teşekkür ederken, asıl
teşekkürü Allah’a borçlu olduğunu bilir ve Rabbimize şükreder. Hoşuna giden bir
müzik dinlediğinde asıl hayranlığı onu çalan kişiliği, insanlara bu yeteneği ve
kendisine de müziğin sesinden zevk alma hissini veren Allah’a karşı olur.
Çok istediği bir şey, hiç
beklemediği bir anda gerçekleştiğinde, bunun tesadüf olmadığının şuurundadır,
hemen Allah’a şükreder. Güzel bir mimari yapıyı gezdiğinde, o eseri inşa eden,
dekorasyonunda rol alan kimseleri estetik anlayışlarından dolayı takdir eder, ama
gerçekten tüm bu güzellikleri O yaratanın Allah olduğunu unutmaz, Allah’ın
büyüklüğünü övüp tespih eder. Kendisinden bulunan vasıflardan dolayı da gurura
kapılmaz; Allah’ın aciz bir kulu olduğunu bilerek, övgüyü daima Rabbimize
yöneltir. Kur’an‘da insanlara Övgün’ün gerçek sahibinin Allah olduğunu
hatırlatırmış ve Allah’ı yücelterek tespih etmeleri bildirilmiştir.
“ Ve de ki: Övgü, hamd, çocuk edinmeyen mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten
dolayı yardımcıya ihtiyacı bulunmayan Allah’adır. Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et.[2]
Bu gerçeğin şuurunda olan Müminler
günün her saatinde, her şart ve durumda kalpleriyle ve dilleriyle Allah’ı anıp
Rabbimizin şanını yüceltirler.
İman edenler yaşamları boyunca
karşılaştıkları her olayda Rabbimizin üstün tecellilerini görür ve onu en güzel
isimleriyle anar, şanını övüp yüceltirler. Örneğin Rabbimizin sonsuz adalet
sahibi olduğunu bilir ve yaşadıkları olaylarda Allah’ın bu isminin tecellilerini
görüp dile getirirler. En zor şartlarla karşılaştıklarında bile
konuşmalarından, Allah’ın mutlak adaletinin şuurunda oldukları hissedilir.
Maddi bir zarara uğrarsalar, amansız bir hastalığa yakalansalar ya da başkaları
tarafından Büyük haksızlıklara uğratılsalar bile, bütün bunların denenmeleri
için yaratılan özel olaylar olduğunu unutmazlar. Olaylar her ne kadar farklı
görünse görünsün Allah‘ın sonsuz adalet sahibi olduğunu, dünyada ve ahirette, her
insanın iyilikten ya da kötülükten yana hak ettiği karşılığı eksiksiz olarak
verileceğini bilirler.
Kâinattaki her şey, küçük bir toz
tanesi bile, Allah’ın kontrolü altındadır. Ama bazı insanlar yaşamlarını bu
gerçekten habersiz olarak sürdürmektedirler. Kendilerine verilen konuşma
kabiliyetleri geri alınacak olsa, Allah dilemediği sürece ağızlarından tek bir
hece dahi çıkamayacağını akıllarına getirmezler. Oysa gerçek şudur: İnsan
Allah‘ın dilemesi ile var olmuştur; yaptığı her iş gibi, söylediği her söz de
ancak Allah’ın izniyle ve kudretliyle oluşmaktadır. Öyleyse insan, hayatının
her anında olduğu gibi, konuştuğu her anda da kendisini yaratan Rabbimizin
huzurunda olduğunun şuurunda olmalıdır.
İşte inanan kimselerin üslubunu
diğer insanlardan ayıran en belirgin özelliklerden biri, bu kimselerin her an
Allah ile beraber olduklarını bilerek konuşmalarıdır. Kalbindeki Allah korkusu
Rabbimizin razı olmayacağı bir söz söylemesine engel olur. Bir insanın
hayatının her anını Kur’an ahlakına göre yaşaması o kişinin Allah‘ın
kudretinin, büyüklüğünün ve her an kendisini görüp duyduğunun şuurunda
olduğunun en açık göstergelerinden biridir.
Örneğin bu kişi, O anda politikadan
ve ticari bir konudan bahsediyor ya zihnini tamamen meşgul edecek bir matematik
hesabı yapıyor olabilir. Ama kalbine yerleşmiş olan Allah korkusu, konuştuğu
süre boyunca Allah’ta sakınmasını, ona karşı içli bir saygı sevgi ve korku
duyarak hareket etmesini sağlar. Ve bu şuur, kişinin ağzından Kur’an ahlakına
muhalif olabilecek bir söz çıkmasını engeller. Zaten önemli olan da, kişinin, o
konuşmaları yaptığı sırada samimi imanı ve Allah korkusunu kalbinde yaşıyor
olmasıdır. Buda onun her sözünü Allah’tan sakınarak, Müslümana yakışan bir
konuşma üslubu içerisinde söylemesini sağlar.