Asıl Amacımız Adil bir Yönetim Işığı görmek Zübeyt Bozkurt Ankara Medya
Asıl Amacımız!
Adil bir Yönetim Işığı görmek
İlgi, bilginin, bilimin ışığına
ulaşabilmenin birinci yoludur. İlgisiz yol almaya çalışmak gözleri kapalı
yürümeye benzer. Tıpkı körebe oyununda olduğu gibi.
İslami, düşünceden işe, idealden
tatbikata ve kitapların satırlarından hayatın köşe bucaklarına indirgeyen bir
yönetim. İnsanların, kendisinde, İslam adaletinin uygulamalı örneğini, İslam’ın
doğruluk, izzet ve müspetliğini izleyecekleri bir yönetim.
İşte böyle Salih yönetimin
mevcudiyeti, İslam hukukunun başarıya ulaşması, her yerde ve zamanda kendi
salahiyetini, ispat etmesi için lazım ve zaruridir. Şu değişmez bir gerçektir
ki, sistemlerin en güzeli ve kanunların en adili, kalpleri heva ve vicdanları
harap olanların elinde, şerri koruyan, fesadı barındıran bir araç haline
geliverir! Bunun içindir ki, ta eskiden beri şöyle denile gelmiştir: “ Adalet,
yalnızca kanunun metninde değil, fakat aynı zamanda hâkimin de vicdanındandır”.
Bu sebeple, bu inanmış yönetimin en
büyük meşgale ve düşüncesi, bilinçli olarak İslam’a inanan, hidayet üzere onu
uygulayan basiretle ona davet eden Müslüman bir nesil yetiştirmek olmalıdır.
Ortada örneği olan bir ameli terbiye, sözle ve kalabalık laflarla yapılan
eğitimden daha önemlidir.
“ Bir kimsenin halinin bin kişiyi yapacağı
tesir bin kişinin sözünün bir kimseye yapacağı tescilden daha fazladır”.
Hali ve yaşayışıyla müessir olan bir
kimsenin, bir de herkesin kendisine
baktığı ve örnek aldığı bir lider veya imam olduğunu düşünün! Bundan dolayıdır
ki: “ İnsanlar, hükümdarlarının dini üzeredirler denilmiştir. Peygamber
(sallallahu aleyhi vesellem). Kisra’ya, Kayser’e ve diğer hükümdarlara
gönderdiği mektuplarında şunu ifade etmiştir ki, eğer bu hükümdarlar Müslüman olacak
olurlarsa, iki ecir birden alacaklardır; yok eğer İslam’a girmezlerse, hem
kendi günahlarını hem de milletlerinin günahların yükleneceklerdir; çünkü
onlar, İslam davetinin insan insanlara ulaşmasına engel olmuşlardır.
Mümin ve mürşit yönetimin, halka gün
vermedeki, adaletin gerçekleşmesindeki ve hayrın her tarafa yayılmasındaki
tesir ve rolüne dair bir misal istiyorsak, hilafeti iki buçuk seneyi bile
aşmayan, Raşit Halifelerin beşincisi olan Ömer bin Abdülaziz’i hatırlamamız
kâfidir. Hilafet müddetinin kısalığına rağmen O, zülmü yok edip adaleti ihya etti;
dini esasları ikame edip hakkı ve hayrı yaydı. Bu büyük başarıyı öylesine
gerçekleştirdi ki, bütün İslam tarihçileri, “ Allah, her yüz senenin başında, bu
ümmetin dinini yenileyecek kimseler gönderir” hadisi şerifi gereğince, onu
hicri birinci yüzyılın müceddidi ilan etmişlerdir.
Ömer b. Abdülaziz’in hilafette
kaldığı otuz yıllık süre içerisinde refahın nasıl yayılarak fakirliğin yok
olduğu. Ömer’in insanları nasıl zengin ederek halkın bütün aramalarına rağmen zekâtlarını
verebilecek bir fakir bulamadıklarına dair Ömer Bin Üseyd’in söyledikleri
hepimizin malumudur.
Yahya b. Sait de demiştir ki: Ömer b. Abdülaziz beni, İfrikiyye taraflarının zekât
işi için göndermişti. Zekâtları
topladım, dağıtmak için fakir aradım. Fakat zekât alacak bir tek fakir
bulamadım. Doğrusu, Ömer b. Abdülaziz
herkesi zengin etmişti. Ben de bu paralarla köle alıp onları azat ettim.
Adil bir İslam yönetiminin ve Raşit
İslam hilafetinin gölgesinde geçen otuz aylık bir zaman içerisinde bütün bu
bolluk ve refah gerçekleşti, fakirliğin kökü kazındı. Öylesine bir kökünün
kazınıştı ki, filozof ve ıslahatçıların kafasında daima bir düş ve hayal olarak
kalmışken, bir de ne görülsün; Bu Ömer
b. Abdülaziz devrinde gözle görülen bir hakikat oluverdi. O kadar ki, zekât verecek hiç kimse
bulunamamıştı. Evet, bulunamamıştı da, toplanan paralar şeriatımıza göre zekâtın
sarf yerlerinden biri olan köle azadına harcanmıştı. Bu örnek hadise, mümin
yönetimin ne denli ehemmiyet arz ettiğini ve yeryüzünde Allah’ın adaletini
uygulamadaki müessiryetini bize göstermektedir.
Bu sebepledir ki, Hasan el-Basri,
Fudayil b. Iyaz ve diğer selef âlimler demişlerdir ki:
Eğer Müstecab olacak bir duamızın
olduğunu bilseydik o duamızı sultan için yapardık. Çünkü Allah, onun ıslah olmasıyla
pek çok insanı ıslah eder.
Ancak, bu işte asıl fazilet, her
şeyden önce İslam’a aittir. O İslam ki, inanan insanlar peyda eder ve onların
önlerine dosdoğru bir program kor ve onlar bu programı bir yakin üzere yaşarlar,
hidayet ve takva üzere uygularlar; o da en olgun meyvelerini verir de verir!
Allah ondan razı olsun Ömer b. Abdülaziz’e bir gün birisi şöyle der:
“Ey Müminler ’in Emiri! İslam’a
yaptığı hizmetlerden dolayı Allah sana mükâfat versin!”
O, arif bir mümin edebi içerisinde
şu karşılığı verdi: bilakis, bana yaptığı hizmetlerinden dolayı Allah İslam’ı mükâfatlandırsın.
Böylece o, üstünlüğü ehline, hakkı
sahibine iade etmiş oluyordu. Kendisi,
ancak İslam fideliğinde yetişmiş ve kuran okulunda mezun olmuş biriydi.
“ Yönetimin Müslüman olması şarttır”
derken, her şeyi reddeden katı bir uyuşmazlık, taş gibi bir tutum ve kör bir
saplantı kastetmiyoruz. Fakat bizim bununla kastettiğimiz, bu ilahi şeriata
güvenmek, onun hayata yön verme ve her halükarda hayatın problemlerini çözme
kudretine sahip bulunduğuna kesin olarak inanmaktır. Elbette ki, onu tatbik
ederken hikmete uygun hareket edilecek, ortam ve şartlara münasip düşen
vesilelere başvurulacak ve esneklikten geri durmayacaktır. Bunlar, hiçbir
şekilde, kastettiğimiz söz konusu imana ters düşmez, bilakis bunlar hakiki
imanın meyveleridir.
Yine Ömer b. Abdülaziz’den örnek
verelim. Bu Raşit Halife, idarenin
sapması, zülüm ve haksızlıkların yayılması, fesadın sürekli bir taklit ve
yerleşmiş bir sistem halini alması ardından hilafete gelmişti. Bu mümin
liderin, ortalıkta hâkim olan fesadı düzeltmesi, eğrilikleri doğurtulması ve
işleri Raşit Halifeler devrindeki haline döndürmesi gerekiyordu. Haksızlıkları
ortadan kaldırma ve fesadı yok etme işine başladı. Bu işi yaparken, Allah
yolunda hiçbir kınayanın kınamasına aldırmıyordu. Evet, ama akıllı bir siyaset,
soğukkanlılık ve hikmete uygun bir kademeli hareket ile öyle ki, onun bu halini
gören hızlı ve ateşli bir takım kimseler, kökleşmiş fesatlardan devleti
temizleme işine onu gevşek, umursamaz ve tavizkar sayabilirlerdi. Nitekim
kendisine en yakın kimse olan oğlu onu böyle görmüştü. Oğlu, Salih ve muttaki
bir gençti. Bundan dolayı gençlik heyecanı ve takva sahibi olmanın verdiği
hararet ona, hadiselere, babası gibi bakabilme imkânı vermiyordu. Baba ile
delikanlı oğlu arasında geçen bir konuşmayı şöyle nakletmekte:
“Genç oğul, bu kadar çok haksızlığa
uğramış kimselerin bulunduğu bir zamanda, ortada hakkı alınmamış hiçbir mazlum
kalmadıkça, babasının uyku bile uyumamasını istiyordu! Bu sebepten de,
babasını, yattığı öğlen uykusunda kaldırıyor ve şöyle diyordu: ortada henüz
halletmediğin bir sürü dava ve hukukullah varken, nasıl ve hangi emniyet
içerisinde uyuyorsun?” Bu soruya baba şöyle cevap veriyordu: “ Ey Oğulcuğum!
Nefesim benim binitimdir. Eğer ona acımazsam, beni gayeme ulaştıramaz; eğer
nefsimi ve arzularımı yorar bitirirsem, çok geçmez düşerim. Ardından milletim
de düşer. Esasen ben, uyanıkken uyuduğum
ecri, uyurken de ummaktayım. Şayet Allah, dileseydi kuranı bir defada indirir.
Ama O birer ikişer ayetler halinde indirdik ki, iman kalplerine yerleşsin.
İslami metodu çok derin ve şümullü bir şekilde
kavrayan bir cevaptı bu!
İşte anlatmaya çalıştığımız bütün bu
şartların refakatinde ve sayesinde İslam hukuku görevini hakkıyla ifa edecek ve
insanlar bu hukukun adaletinin gölgesinde mesut ve bahtiyar bir hayat
süreceklerdir.