Hayatın Her Alanında Güzel Bir Örnek Olan Hz. Peygamber - Zubeyt BOZKURT - medyaankara.com/yazarlar
Hayatın Her Alanında Güzel Bir Örnek Olan Hz. Peygamber
Gerçekten de, teorik ile pratik, kalp ile akıl,iİman ile ilim, ruh ile madde, ferdi ile toplumsal, Allah’ın (celle celalühu) hakkı ile nefsin hazzı arasında denge kurup aşırıya gitmeden ve gevşeklik göstermeden her hak sahibine hakkını vermek hususunda en mükemmel örnek; Allah’ın (celle celalühu) alemlere rahmet olarak gönderdiği, insanlara yol gösterici, hidayet ve gerçeği açıklayıcı olması için kendisine Kur’an‘ı indirdiği Allah Resulü’dur (selallahu aleyhi vesellem).
Abid Zahit Peygamber olarak;
Rabbine ibadetinden en iyi okul olarak görüyoruz. Onun sevinç ve
mutluluğu namazdaydı. Geceleri ayakları yarılarına kadar namaz kılar,
gözyaşları sakalını ıslatıncaya kadar ağlardı. Hanımı Ayşe (Radiyallahu anha)
onun, geçmiş ve gelecek günahları affedildiği halde bu kadar çok ibadet
etmesine ve ağlamasına hayret ettiğinde O (sallallahu aleyhi vesellem) “Peki
Ben şükreden bir kul olmayayım mı? buyurmuştu.
Çoğunlukla her haftanın pazartesi ve perşembe günlerinde oruç
tutar, bazen ardı ardına o kadar çok oruç tuttuğu olurdu ki etrafındakiler onun
her gün oruç tuttuğunu sanarlardı. Bazen iki üç gün akşamdan sonra yemek
yememek suretiyle kesintisiz oruç tutardı. Bu, aynı zamanda asabını menettiği
bir şeydi ve bu yüzden asabi ona “ bizi arada hiçbir şey yemeden ardı ardına
oruç tutmaktan menediyor ve kendin yapıyorsun?” Demişler, O da (sallallahu
aleyhi vesellem) “ kiminiz benim gibi olabilir ki; Rabbim beni geceleyin
yedirip içiriyor” buyurmuştu.[1]
Zira bu, sadece Resulullah’a (Sallallahu aleyhi vesellem) has
hükümlerdendi.
Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Allah’ı (celle celaluhu) her
durum ve herhalde çok çok zikrederdi. Kalbi ve diliyle, zikirleri, dualari ve
münacatlarıyla O’nu (celle celaluhu) çok anardı. Onun ibadetlerinde samimiyet,
ihlas, içtenlik, sadece Rabbe kulluk değerleri, en zengin şekliyle ortaya
çıkarmaktadır. Yine bunlar, rabbani
insanın kendisi ve sevdikleri için istemesi ve elde etmeye çalışması gereken en
yüce değerleri ve en net meyil ve arzuları temsil eder. Resulullah’ın(
sallallahu aleyhi vesellem) dua ve zikirleri, insanı derinden sarsan en fasih
cümleler ve en tatlı edebi üsluplarda şekillenmiştir. Bu ise başlı başına
“özgün bir manevi okul”dur.
Hadis ve Siret kitapları bunlarla doludur: bunlar hakkında geçmiş
asırlarda ve bu asırda özel kitaplar kaleme alınmıştır. Belki de bunların en
yenisi Muhammet Gazalinin son Peygamber de dua ve zikir sanatı kitabıdır.
Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) Rabbine çok ibadet
etmesine, zikirle meşgul olmasına, sürekli onun dinine davet ve yolunda cihat
görevi yerine getirmekle meşgul olmasına rağmen, sürekli Allah’a (celle
celaluhu) karşı korku ve haşyet içerisinde olur, çok tövbe ve istiğfar ederdi.
Bu onun kulluğunun kemalinden, ilahi makamının onun nezdindeki yüksek
değerlerinden dolayıdır. Bu hususta şöyle buyurur: “ Gerçekten, bazen kalbime
gaflet çöküyor ve gerçekten Allah’a günde yüz defa istiğfar ediyorum.[2]
Ey insanlar, Rabbinize tövbe edin; zira ben Allah’a günde yüz defa
tövbe ediyorum.[3]
Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem), Allah’ın kendisine nasip
ettiği fetihlere, ona tahsis kıldığı ganimetlere rağmen, Arap yarımadasının
efendisi olduktan sonra bile, insanların dünyaya en meyilsizi, dünyanın en az
ile yetinmeye en çok çalışanı idi. Rabbine kavuşuncaya kadar karını üç gün üst üste
arpa ekmeği ile duymamıştı. Aylar geçerdi de evinde ateş yanmazdı. Gıdası iki
siyahtan; hurma ile sudan ibaretti. Hasır üzerinde uyurdu ve bu onun yanlarında
iz yapmıştı. Hz. Ömer (radiyallahu anhu)
bir gün onu böyle görünce acısını hissederek ve şefkatinden ağlamış,
bazıları ona daha yumuşak bir yatak yapmaları teklifinde bulunmuş, O (sallallahu
aleyhi vesellem) ise onlara şöyle demiştir: dünyadan bana ne? Benimle dünyanın
durumu; bir yaz günü bineğiyle yola çıkan ve gündüz bir müddet ağacın altında
gölgelenen, sonra oradan ayrılıp gidenin durumu gibidir.[4]
Bir insan olarak Peygamber
Ancak Peygamber zikrinde, şükründe ve Rabbine güzel ibadetinde, insanların
dünyalarına karşı zahitliğinde, dünyayı bir gariban ve yolcu gibi yaşamasında
bu yüksek maneviyata sahip olmasına rağmen, hayatın ona yüklediği
sorumluluklara ve gerektirdiği ihtiyaçlara karşı ilgisiz ve sorumsuz
kalmamıştır. Kendisinin bir insan, bir eş, baba, dede, akraba, komşu, arkadaş,
başkan, komutan…… olduğunu ve bu bağların her birinin zorunlu kıldığı bir hak-hukuk
olduğunu unutmamıştır.
Bu yüzden O, diğer insanların hoşnut oldukları gibi hoşnut olan,
kızdıkları gibi kızan, sevdikleri gibi sevinip üzüldükleri gibi üzülen bir
insan olarak görüyoruz.
Ancak hoşnut olduğunda hoşnutluğu onu batıl şeylere sokmadı, öfkelendiğinde
öfkesi onu haktan ayırmadı, sevindiğinde boş şeyler için sevinmedi, hüzünlendiğinde
hüznü onu sabır ve Allah’tan hoşnutluktan ayırmadı. O sevinçlerinde ashabına
ortak olur, ancak vakarını zedeleyecek bir şey yapmazdı.
Ashabından bazıları onu güldürür, O da gülerdi. Bazen şaka yapar,
fakat hakikaten başkasını söylemezdi. Habeşistanlılara, Mescidi’nde,
mızraklarıyla gösteri yapmalarına izin vermişti. Ensar’ın yapısını bilirdi ve
birisinin düğününde “ Oyun oynamayacaklar mı? Zira Ensar oyundan hoşlanır
buyurmuştu.[5]
İki cariyeye de Bir bayram günü evinde şarkı söylemelerine izin vermiş ve taki
Yahudiler dinimizde eğlencenin sevincin olduğunu ve benim hem tevhidi Emre’den
ve hem de kolay bir şeriatla gönderildiğini bilsinler buyurmuştur.[6]
Örnek eş olarak Peygamber
Biz O’nu eşleri ile iyi
geçinen, elinde geldiğince aralarında
adaletli davranan, gönülleri hoş tutup aralarını bulan, her birinin özel durumunu göz önünde bulunduran, bazen uzun da olsa
dertlerini dinleyen bir eş olarak görüyoruz. Dağlara bile ağır gelecek kadar
dert ve meşgalelerine rağmen şakalaşır,
mizah yapardı. Yine O’nu Ayşe (radiyallahu anha) yarış yaparken görüyoruz;
yarışı bazen Ayşe önünde bitirirken bazen de o bitirir ve bu diğerinin
rövanşıdır derdi.
O Baba ve Dede Olarak Peygamber
Resulullah’ı oğullarını ve kızlarını seven, Her birinin dünya ve
ahiret için büyük çaba sarf eden bir baba olarak görüyoruz. Oğlu İbrahim vefat
ettiğinde hüzünlenmiş, gözlerine yaş gelmiş ve bunu sabır ve rızaya aykırı
görmemiş, bilakis gözlerden yaş gelir, kalp hüzünlenir, Ama biz Rabbi razı
etmeyenden başkasını söylemeyiz. Vallahi Ey İbrahim, biz senden ayrıldığımızda
çok üzgünüz demişti. [7]
Biz O’nu iki torunu, Hasan ve Hüseyin ile oynar, binmeleri için
sırtını eğerken görüyoruz. Bir defasında onlardan birini mübarek sırtına
aldığından namazı uzatmış, sahabeler türlü türlü zamanlarda bulunmuşlar, namazı
bitirip selam verince secdesini uzatmasını sırrını sormuşlar, O (Sallallahu
aleyhi vesellem) da oğlum beni binek edilmişti. Ben de bu zevkini bozmak
istemedim diye cevap vermişti. Peygamber Hasan ve Hüseyin için bu iki oğlum
benim dünyadaki iki çiçeğimdir derdi.[8]
Akrabalık, komşuluk ve arkadaşlık hukukuna riayet eden biri olarak Peygamber
Biz Resulullah’ı müşrik bile olsalar akrabalık ve yakınlık
haklarını riayet eden, Kureyşlilere, sizin benimle bir akrabalığınız bağınız
var, ben o bağın gereği olarak sizinle güzel ilişkimi sürdürüm.[9] diyen biri olarak gördük.
Mekke’nin fethi günü onlar
ele geçirdiğinde, kendisine tattırdıkları onca acı ve işkenceden sonra onlara
güçlünün toleransı ile “Gidin; siz özgürsünüz demişti!” Babasının Neccar
oğullarından akrabaları ve annesinin de zuhreoğularından akrabalarına bile iyilik
yapardı. Örneğin, dayısı olarak bilinen Sad bin Ebi Vakkas aslında annesinin
kardeşi değil amcaoğullarından biriydi.
Biz Resulullah’ın zülüm ve haksızlık yapsa da, ehli kitaptan veya
Yahudi biri de olsa komşu hakkına riayet ettiğini ve bu hususta Cebrail (aleyhisselam)
bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki onu komşuyu komşuya mirasçı
kılacak sandım buyurduğunu görüyoruz.
Biz Resulullah’ın arkadaşlık ve dostluk haklarına uyan biri olarak
gördük. Onun için bazıları Ebu Bekir’e kızdıklarında kızmış ve “arkadaşımı bana
bırakın…” demişti. Yine, Rabbim dışında, ümmetimden birini dost
edinecek olsaydım Ebu Bekir’i dost edinirdim. Ancak o benim kardeşimdir
arkadaşımdır demişti.[10]
Hz. Peygamberimiz arkadaşlarına, kendisiyle veya aile halkında
biriyle herhangi bir bağı olanlara en vefakâr bir insandı. Hatta bazı ihtiyar
kadınlara izzet ve ikramda bulunur, onlara güler yüzlü davranır ve hediye
verirdi. Bir defa bunun hakkında sorulduğunda bu Hatice’nin arkadaşı idi ve
ahde tam vefa imandandır buyurmuştur.[11]
Devlet Başkanı Olarak Peygamber
Biz peygamberi, dört bir yanını putperest, Yahudi ve Hristiyan
düşmanların kuşattığı yeni bir devletin başkanı olarak gördük. Ancak düşmanlarıyla cihat etme ve onlara
karşı hazırlıklı olma çalışmaları onu; halkının, namaz için cami inşasından
ticari çarşı kurulmasına kadar; dönemin İslam diyarı Medine ve çevresinde
oturan farklı kesimler arasında net ve meşhur anayasa bir vesika şeklinde,
yazılı ilkeler üzerine kurulu siyasi ilişkiler kurmaya kadar; bir kadının
hapsederek yedirmeden ve çevredeki haşerattan yemesine de izin vermeden açlıktan
ölene kadar hapiste tuttuğu bir kedinin durumuyla ilgilenmeye kadar; Arap
yarımadasının dört bir yanından gelen delegelerle görüşmeden, dünyadaki belli
başlı bilinen krallara elçiler göndermeye kadar, birinin işiyle ilgilenip elinden tutarak
elini hiç bırakmadan ihtiyacını görünceye dek Medine sokaklarında yürümeye
kadar halkının işleriyle ilgilenmekten alıkoymamıştı.
Bir komutan olarak Peygamber
Biz O’nu (sallallahu aleyhi vesellem) vuku bulmadan önce savaşlara
hazırlık yapan, düşmanın haberlerini almak için öncüler ve casuslar gönderen,
planlarını bilimsel ve sağlam zemine oturtabilmek için sahip olduğu vurucu
güçlerin sayısını öğrenmek için ilk sayımı yaptıran, askeri gücün ana direğini oluşturan askeri
eğitime ve bunu sürekliliğine teşvik eden bir komutan olarak gördük: “ İyi bilin ki asıl güç atmaktır”.[12] Kim
atıcılığı öğrenir sonra unutursa o bizden değildir. Hz. Peygamber, Allah’a
tevekkülü çok güçlü olmasına rağmen savaş için zırh giyerdi. Hatta bir savaşta
da iki kalkanla savaşmıştı. Ashabına, savaşın hileden ibaret olduğunu, psikolojik etmenlerin savaşı kazanmada etkili
olduğunu, onun için düşmanları
psikolojik hezimete uğratmanın ve birlikleri bozmanın şart olduğunu öğretirdi.
Peygamberimiz, Allah’tan
sonra, güzel plan, proje hazırlık ve taktiğe dayanırdı. Hatta düşmanların
karşısına hiç alışık olmadıkları sürpriz taktiklerle çıkarak neye uğradıklarını
şaşırtırdı. Asabının yeteneklerini bilir ve her birini uygun olan yere
yerleştirirdi.
Şüphesiz o dönemde gördüğümüz Ebu Ubeyd’e Sad ve Halit gibi büyük
komutanlar onun elinde yetişmiş öğrencilerdi.
Tevekkül Edip Çalışan Olarak Peygamber
Biz Resulullah’ın Allah’ın ilahi kanunlarına uyarak sebeplere
tutunduğunu, dikkatli ve ihtiyatlı olunmasını emrettiğini, sayılara güce göre
hareket ettiğini, gelecek için planlamalar yaptığını ve bir beşerin
yapabileceği oranda düşünüp düzenlemeler yaptığını gördük. Ancak hiçbir zaman
da Allah’a tevekkülden gafil kalmıyor,
her şeyin, özellikle sıkıntılı anlarda ve problemlerin kuşattığı
durumlarda O’nun elinde olduğunu unutmuyordu. İşte burada onu Allah’a en
güvenen, Allah’a en çok tutulan ve O’na en çok koşan biri olarak görüyoruz.
Nitekim O’nun (celle celalühu) Medine’ye hicretiyle ilgili her
konuda taktik, plan ve projeyi yaptığını gördük. Onu takip eden müşrikler
gizlendiği mağaranın önünde durduklarında, dostu ve yol arkadaşı Ebu Bekir onun
için endişelenerek “ biri ayaklarının altına bakacak olsa bile bizi görecek”
dediğinde ise, güven hissiyle ve kesin
bir inançla “Ey Ebu Bekir, üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne
düşünüyorsun?” demişti.[13]
Üzülme; Şüphesiz Allah bizimledir.[14]
[3] Ahmet
Bin Hanbel ve Müslim
[4] Sahih
Buhari Cami-us Sağır 5669- 5668
[5] Sahih
Buhari Cami-us Sağır 7918.
[6] Sahih
Buhari Cami-us Sağır 7007
[7] Buhari Ahmet
Bin Hanbel Ebu Davut sahih Camius Sağır 2931
[8] Ahmet Bin Hanbel Buhari ve Tirmizi 1529
[9] Buhari Kitab-el Edep
[10] Buhari ve muslim
[11]
İbni Hacer’in Futhul Bahri
10-436
[12] Müslüm
Ukbe amirden rivayet edilmiştir
[13] Buhari ve Muslim
[14] Tövbe
Suresi 40