Zübeyt Bozkurt

İslam Ahlakı Zübeyt Bozkurt

İslam Ahlakı

İnsan, iyi, kötü her işini bir sebep ile yapar. Bu sebep, ya tabiidir. Yahut bir emirdir, bir kanundur. Tabiatı icabı olan şeyler, aklı ve düşüncesi ve tecrübeleri neticesinde yaptığı işlerdir. Böyle işleri, zamanla ve cemiyetin tesiri ile değişmez. İkinci sebep olan emir, kanun ise, ya bir cemaatin, bir milletin müşterek düşüncesinden doğar.

 Buna (Rüsûm) ve (Âdet) denir. Yahut bir tanınmış âlim, tecrübeli, otorite sâhibi kimse tarafından ortaya konur. Peygamberler, Evliya ve krallar, diktatörler böyledir. Peygamberler, Evliya ve âlimler tarafından bildirilen, Allah’ın emirleri de üçe ayrılır:

 Birincisi, herkesin ayrı ayrı, yalnız olarak uyması lâzım olanlardır. Bunlara (Ahkâm) veya (İbadetler) denir.

İkincisi, insanlar arasında karşılıklı uymaları lâzım olan emirlerdir. (Münâkehât), yani evlenme işleri ve (Mu’âmelât), yani alış veriş işleri, böyledir.

Üçüncüsü, memleketleri, cemiyetleri içine alan emirlerdir. Bunlar, (Hudûd), yani (hukûkî) ve (siyâsî) işlerdir. Bu üç ilmin hepsine (Fıkh) bilgisi denir. Fıkıh bilgileri ve bu işleri düzenleyen emirler veya tatbik edilmeleri, yapılmaları, memleketlere, milletlere göre ve zamanla değişir. İşte, Allah’ın dinlerde yaptığı nesihler, değiştirmeler, böyle emirlerde olmuştur. Meselâ, Âdem aleyhisselâm zamanında insanların çoğalması lâzımdı. Bunun için, bir erkeğin kendi kız kardeşi ile evlenmesi halel idi, câiz idi. İnsanlar çoğalınca, buna lüzum kalmadı. Haram oldu.

 İnsan, etrafını, mesela yerleri, gökleri ve yıldızlar dediğimiz, milyarlarca gök küresinin boşlukta döndüklerini, asırlar boyunca çarpışmadıklarını, yeryüzünde, sıcaklık, basınç, hava, su miktarlarının, yapılarının, hareketlerinin tam hayata uygun olarak ayarlanmış olduğunu, insanların, hayvanların, nebatların, cansız maddelerin, atomların, hücrelerin, kısaca lise ve üniversitelerde okunan, tetkik edilen sayısız varlıkların yapılarındaki ve hareketlerindeki nizamı, düzeni, uygunluğu görerek, bunları yapan, yaratan, kudretli, bilgili bir sâhibin bulunduğunu, ister istemez kabul etmek, inanmak zorunda kalır.

Aklı olan kimse, kâinattaki ve bedenindeki bu azameti, bu intizamı görerek, hemen Allah’ın varlığına inanır, (Müslüman) olur. Nitekim 1966 senesinde Müslüman olan İsviçreli felsefe profesörü, gazetecilerin suallerine karşılık olarak (İslâm kitaplarını tetkik ederek, hak yolu anladım. İslâm âlimlerinin büyüklüğünü kavrayabildim. İslâm dini, olduğu gibi anlatılsa, bütün dünyada aklı olan herkes seve seve Müslüman olur) demiştir.

Bir insan, tabiatı ve kendini tetkik ederek, hemen Müslüman olduktan sonra, Ehli-i sünnet âlimlerinin kitaplarından, Hz. Muhammed’in hayatını ve güzel ahlâkını da öğrenirse, imanı kuvvetlenir. Ahlâk bilgisi öğrenerek, iyi ve fena huyları, faydalı ve zararlı işleri anlar. İyi işleri yapıp, dünyada kâmil, kıymetli bir insan olur. İşleri muntazam ve kolaylıkla hâsıl olur. Dünyada rahat, huzur içinde yaşar. Kendisini herkes sever. Allah ondan razı olur. Ahirette de, Allah’ın merhametine, mükâfatlarına nail olur. Saadete kavuşmak için, iki şey lâzımdır: Mesut ve bahtiyar kimse, bu iki şeye kavuşan kimsedir. Bu iki şeyden birincisi, doğru ilim ve iman sahibi olmaktır. Bu da, fen derslerini ve Hz. Muhammed’in hayatını, ahlâkını öğrenmek ile ele geçer. İkincisi, iyi huylu, iyi hareketli insan olmaktır. Bu ise, fıkıh ve ahlâk ilimlerini öğrenmek ve bunlara uymakla olur. Bu ikisini elde eden kimse, Allah’ın rızasına, sevgisine kavuşur. Çünkü Allah, sonsuz ilmi ile her şeye âlimdir. Meleklere ve Peygamberlere çok ilim vermiştir.

Onlarda hiç ayıp ve kusur ve çirkin hiçbir şey yoktur. İnsanların ilmi ise, pek az ve imanları, ya bozuk veya kötü huylar ile bulaşmış ve kötü işler ile kirlenmiştir. Bunun için insanlar, Allah ve meleklerden ve Peygamberlerden pek uzak, onlara kavuşmak şerefinden çok mahrumdur. İnsan, fen bilgilerinde, tabiatı incelemekte tembel ve cahil kalarak, hakiki imana, itikada kavuşmazsa ve Hz. Muhammed’i doğru tanıyarak imanını kuvvetlendirmezse, sonsuz felakette ve sıkıntıda kalanlardan olur.

Eğer, hakiki imana kavuşursa ve nefsine tâbi’ olmayıp, ahkâm-ı İslimiye’ye, yani Allah’ın emir ve yasaklarına uyarsa, saadete kavuşmaktan ve Allah’ın rahmetinden, affından mahrum kalmaz. Fakat yaptığı kötülükler kadar azap görür, yanar ve Allah’ın rahmetine kavuşması güç olur. İmanı olduğu için, sonunda yine rahmete kavuşur. Cehennem ateşi, kötülüklerinin kirlerini temizleyip, onu Cennete girmeğe lâyık temiz şekle sokar.

Görülüyor ki, bütün sadetlerin, rahatlıkların başı, kâmil iman sâhibi olmaktır. Herkesin, kalbini yanlış itikatlardan, şüphelerden kurtarmağa çalışması lâzımdır. Bir kimse, doğru imana kavuşur ve ahlâkı güzel ve işleri iyi olursa, yüksek ruhlara, yani Peygamberlere ve Evliyaya ve meleklere benzer ve onlara yaklaşır.

Maddenin çekimi kanunu gibi, onlar tarafından çekilir. Dağ kadar büyük mıknatısin veya yüksek gerilimli elektro-manyetik alanın bir iğneyi çekmesi gibi, onu yüksekliklere çekerler. Sırat köprüsünü şimşek gibi, sürat ile geçer. Cennet bahçelerinde, kendine münasip olan, kalbine ve ruhuna lâyık olan nimetler içinde, sonsuz rahat edenlerden olur.

 

 

DİĞER YAZARLAR

"İçinde iyi yanı bulunmayacak kadar kötü kitap yoktur."