İslamda Mutluluğun Anlamı Zübeyt Bozkurt
İslam’da Mutluluğun Anlamı
Mutluluk İslam’da saadet terimiyle karşılanmakta ve varlığın iki boyutuna işaret etmektedir: Uhrevi ve dünyevi. Saadetin karşıtı, genel anlamıyla büyük bir sefalet ve bedbahtlığı ifade eden şekavettir. Ahirete ilişkin boyutunda saadet, en yüksek noktası kendisini Allah’a iradi bir teslimiyette gösteren ve de bilinçli bir yaşam sürerek O’nun emir ve yasaklarına itaat edenlere vaat edilen Allah’ın cemalini görme ebedi huzur ve neşesini de içinde barındıran nihai mutluluğa işaret etmektedir.
Durum böyle olunca, uhrevî âlemde saadetin içinde yaşadığımız
dünyadaki saadetle üç açıdan çok yakın bir ilişkisi olduğunu görürüz:
1- Kendini bilgide ve sağlam
bir karakterde gösteren nefse (benliğe) ilişkin yön,
2- Sağlık ve güvenlik gibi
bedene ilişkin yön,
3- Nefsin ve bedenin dışında kalan ve bu ikisinin mutluluğunu
artıracak servet, vb. hususlara ilişkin yön.
Bu yüzden, içinde yaşadığımız dünyada mutluluk sadece dünyevi
yaşamla değil, kaynağı vahiy olan din tarafından yorumlanan ve yönlendirilen
bir yaşamla da ilişkilidir.
İslam’da din sadece bir kavram değil, aynı zamanda tecrübe edilerek
derinden ve yakinen yaşanan bir gerçekliktir. Din nihai anlamını, insanın
Allah’ı mutlak Rabbi olarak tanıdığını ifade eden ve varlığını önceleyen
ruhunun Allah ile bağlantısını gösteren misaktan almaktadır. Dinin tam adı olan
İslam, hem fiil hem de isim olarak gördüğü işlevin yanında, aslında bir dinin
tanımını vermektedir: Allah’a teslimiyet. Duygu, inanç ve eylem tam da bu
kavramda hayat bulmaktadır.
Mutluluğun, bilgi ve iyi karaktere ait bir şey olduğunu
söylediğimiz ben’le ilişkisine gelince; İslam, bilginin insandaki yerinin kalp,
nefes, akıl, ruh gibi Kur’an’da çeşitli referanslara sahip ruhsal bir nitelik
taşıdığını söylemektedir. Bilginin yeri, arızi kipleri ve durumları sebebiyle
birçok isimle anılmaktadır. Bu yüzden, akletme ve kavramayla ilgili
kullanıldığında ‘akıl’; bedeni idare eden bir gerçeklik olarak anıldığında
‘nefis’; sezgisel bir aydınlanmaya işaret ettiğinde ‘kalp’ ve soyut varlıklar
dünyasına geri gidildiğinde ‘ruh’ olarak karşılığını bulmaktadır. Gerçekten,
bilgi kendisini sürekli bütün bu kipleriyle açığa vurmaktadır. İnsanla
ilişkilendirilerek kullanılan bu dört terimin her biri iki anlam taşımaktadır;
bunlardan biri insanın bedenine diğeri ise nefsine/benliğine işaret etmektedir.
İnsanın ikili bir yapısı vardır: Bedeni, hayvani; ruhu, rasyonel tarafını
temsil etmektedir. İlki, insanın kınamayı gerektiren davranışlarına kaynaklık
eden yönünü temsil etmektedir. İnsandaki bu bedeni yahut hayvani nitelikler,
bazı yönlerden ona yarar sağlamasına rağmen insanın entelektüel güçleri ile
çatışma halindedir. Kınamayı gerektiren hususların, insanın fiziksel yapısının
yönünün bir parçası durumundaki hayvani güçlerine ve yeteneklerine bağlanması,
İslam öğretisine karşı durduğu bir eğilimle yani insan bedeninin tahkir
edilmesiyle karıştırılmamalıdır. İnsanoğlu en güzel biçimde yaratılmıştır; ama
doğru bir iman ve Salih amel yoksa insan aşağıların aşağısı vahşilerden daha
kötü olabilmektedir.
Hz. Peygamberin bahsettiği
büyük cihat, insanın fayda sağlamayan bu hayvani güçlerine karşıdır; zira
bunlar insanın iç düşmanlarıdır. İnsanın gerçekliğini ve özünü göstermektedir.
Bu anlama şu meşhur hadis-i nebevi işaret etmektedir:
“Nefsini bilen Rabbini
bilir.” İnsanın gerçekliği yahut özü, kişi ‘ben’ dediğinde gösterilen şeydir ve
burası bilginin de mekânıdır. ‘Ben’ doğru yola yani fıtratıyla uyumlu bir
şekilde iyi ve doğru olana doğru bir eğilim gösterdiğinde, üzerine ilahi bir
huzur inmekte, Allah’ın zikrinde sükûn bulana, O’nun ulûhiyetinde karar kılana
ve meleki afakın en yüksek seviyelerine çıkana kadar ilahi feyizler ardı ardına
ona nüfuz etmektedir.
Kur’an, nefsin bu aşamasını nefs-i mutmainne olarak
tanımlamaktadır. Nefsin yetenekleri veya
güçleri, bir seferinde birinin, diğerinde ötekinin kazandığı veya bir
muharebeye tutuşan ordulara benzemektedir.
Bazen nefs entelektüel güçlerine doğru çekilmekte ve onu Allah’a
olan sadakatini yeniden yinelemeye yönlendiren rasyonel yapısıyla
karşılaşmaktadır; bazen de hayvani güçleri onu vahşi doğasının en düşük
eteklerine sürüklemektedir. Nefsin yapısındaki bu kararsızlık, nefsin kendini
sürekli eleştirdiği bir durumu göstermekte ve nefs-i levvame olarak
adlandırılmaktadır. Nefis bu aşamada hayvani güçlerle en ciddi savaşını
vermektedir.
Bilgi, ahlaki mükemmellik ve Salih amellerle insan için meleki bir
yapıya kavuşmak mümkündür ve böyle bir seviyeye ulaştıktan sonra dış görünümü
hariç, artık diğer insanlar gibi hayvani bir mahiyete sahip değildir. Ama öte
taraftan, eğer vahşi yapısının onu sürüklediği aşağıların aşağısına düşer ve
sürekli bu durumun tutsağı haline gelirse, o zaman da insanlık için ortak
olarak biçilen mahiyetten mahrum kalır ve sadece dış görünümü olarak insanı
çağrıştıran bir varlık halini alır.
Nefsin algılama kuvveti ve bu kuvvetin temsil, tahmin ve hayal
edici kabiliyetleri bu fiziksel nesneleri idare etmekte ve insanın
maharetlerinin ve sanatlarının ortaya çıkmasına kaynaklık etmektedir; rasyonel
akıl yürütme kabiliyetini kullanınca da öncüller ve sonuçların ortaya çıkmasına
vesile olmaktadır. İnsanın bedenini bu kuvvetin yönetmesi, kötülüklerin ve
faziletlerin tanınmasına imkân vermekte ve böylece insanda ahlaki davranışın
ortaya çıkmasını teşvik etmektedir.